Kadını doğurgan bir makine gibi gören zihniyetle erkeği sadece maddi güvence olarak gören zihniyet arasında sıkıştık kaldık. Bu cağda nereye yönümü dönsem nereye bi başımı çevirsem nereye bi iyilik getirsem gördüğüm tek şey dünyanın sadece menfaat üzerine kurulduğu gerçeğiyle karşılaşmaktan başka birşey olmadi.
Herkes müslümanım dedi ama islama uygunlukta sınıfta kaldı. Herkes seviyorum dedi ama hissetmekte sınıfta kaldı. Herkes kötülük kötüdür dedi ama kötülük etmekten geri durmadı. Erkeklerde öyle bir şişirilmiş ego var ki bunu ne islam kabul eder ne vicdan ne ahlak... Kadınlarda öyle bir kompleks var ki bunu ne psikoloji kabul eder ne beyin? Biz bunları nerden öğrendik öyleyse?
Toplum baskısı ve dünyayı yöneten kurucu erkek akılları kadınların iş gücünde daha fazla kullanılması için hem ev hem iş hayatında 'kullanimini' arttırmak için, zaten yeterince güçlü olan kadını 'güçlü kadınlar' olarak diye bi başlık attı ve bu başlığın altını işlerine geldiği gibi doldurdu aslında yine erkek topluluğuna hizmete adadı ve bunu da âdeta şöyle teşbih edeceğim; hani siz bir işi yapmak istemezsiniz veya toplumda bu tarz kişiler cok vardır;" yaa sen X tatliyi harika yapiyosun aslansın kaplansin sen yaparsın." Dedikleri gibi o insani böyle gaz vererek nasıl kullanıyorlar ise bu yönetici kurucu erkek akılları da sistemi bu 'güçlü kadınlar' başlıgi altinda bu sekilde sisirdikleri kadın egosuyla ve aslında kendi yapmaları gereken bir işi yaratılışlarindaki o erkek gücünü kadına yükleyerek adeta daha da fazla kullanmak ve kendilerine hizmet ettirmek üzerine kuruyorlar kurdular. Biz kadınlar da bilerek veya bilmeden bu sisteme köle olduk.
Nasıl mi? Türkiye sartlarinda bir çift evlendiğinde ikiside çalışıyor diyelim ikiside aşağı yukarı aynı gelire sahip diyelim. Bu çift eve geldiğinde kadın hem gelip çocuk varsa ona bakıyor (zaten bakıcıya vermek zorunda olmanın suçluluk psikolojisiyle işe gidiyor) evde yemek çamaşır ütü bulaşık evin düzeni alışveriş ve tüm bunları düşünme işi türkiye şartlarında yüzde doksan kadında... Peki eve gelince erkek napiyor? Bi salata yapiyor 'yardim' ediyor bi çamaşır katliyor belki 'yardim' ediyor. Eksik olmasin da... Şimdi nerde burda adalet? Nerde vicdan nerde ahlâk?
Madem ikisi de çalışıyor psikolojik ve fizyolojik olarak neden kadın daha fazla yoruluyor o zaman? Kadınları dolayisiyla toplumu mahfetti bu zorba zihniyet. Kadınlar toplumun vicdanıdır ahlâkıdır koca bir nesli yetistiren analarıdır.
Kolaycılık, erkek edilgen bi toplum kadını bu;"calışmalıyım ve aile olduğum bu adama hatta çocuğumun babasına hatta sevdiğim adama muhtaç olmamalıyım. Cünkü bu zaman da kimseye güven olmaz." Diyerek zaten erkeğe dolayısıyla aile hayatına büyük güvensizlik duygusuyla başlıyor. Herşey daha farklı olabilir lakin bu toplumda bu kadar bencil erkek doluyken minicik çocuklarının gözü önünde ;"Çocuğumun babası ışsiz kalmasın." Diyerek boşandığı eski kocasının ceza almaması için şikâyetçi bile olmayacak kadar mangal yürekli kadınlar var ama işte o kadınları böyle vahşice katledecek erkek vicdansizligiyla malesef başbaşa bıraktık biz toplumu. Yetistiremiyoruz.
Kadınlar olarak nesil değil de sanki yarış atları yetistiriyoruz. Mutlu olmayı değil de muhtaç olmamayı öğretiyoruz. Edilgen erkek bencilligine kızlarımızı kurban ediyoruz. Çalışsa yine çalıştığı yerde tacize uğruyor çalışmasa;"sen napiyosun ki ev de?" Deniyor. Bu kadınlar napsın? Çünkü ne yapsa beğenilmiyor. Kabul görmüyor taktir edilmiyor... Keşke daha başka olsa fakat bu temenniden öte geçmiyor. Cünkü bu dünyayı yöneten kurucu erkek akılları bu kadınları çok da güzel kullanıyor. Neyse dilerim anlasilmisimdir.
22 Eylül 2019 Pazar
30 Mayıs 2019 Perşembe
Kendimi Kıskanıyorum
Yaşadıkça birçok deneyim kazanır insan. Bu deneyimler onu olgunlaştırır. Sever sevilir nefret eder nefret edilir anlayış gösterir sabır gösterir bu yaşadığı deneyimler sonucunda. Eğer insan olgunlaşmaya yüz tutmuşsa her olaydan doğru çıkarımlar yapar. Başına gelmesine gerek yoktur. Başkalarının hayatından da dersler alır.
Yaşamının olgunlaşmamış senelerinde kusurları çoktur belki ama bunlara rağmen sevilmek ister insan. Bu doğal ham haliyle onu seven insanlar olsun ister.
Meselâ ham meşe odunu. Ağaçtır. Oksijene yardımcıdır. Veya toprağındaki o mis kokulu çiçekler... Onlari bu hâliyle sevebilirsek değerlidir. Olduğu yerde olduğu gibi göründüğü gibi... İlerde o ağaç kesilir başka birseye dönüşür elimize geçer kullanılır hale gelir ya da çiçekler doğada çok hoş görüntülere neden olurken koparılır deste deste yapılıp satılır. Ondan da menfaat elde edilir. Söz gelimi işe yarar hale gelir.
Peki soruyorum size işte tıpkı bu çiçekler gibi kendi hâlinde olduğu gibi kusurlarıyla mi sevilmeli insan yoksa menfaat elde ettikçe mi? Sizce o odunu veya çiçeği yerinde olduğu gibi sevmeyen insan o işe yaradığında söz gelimi güzelleştiginde onu o yapan kusurlarından arindığında sevilirse bu sevgi mi daha samimidir yoksa digeri mi?
Sizce insan kusurlarından arındıkça onu eskisinden daha çok seven ınsanlara karşı kendini kıskanmaz mi? Ben kıskanıyorum. Yeni halimi eski hâlimden kıskanıyorum. O beklentisiz saf sevgiyle ham halimi bu pişmiş halimden kıskanıyorum. Beni işe yararken sevip kusurlarımdan arındıgim halimle seven insanlar eski halime ihanet etmiş olmuyor mu?
Bana benimle ihanet ettiklerini biliyorum ama bu kendi kendimi kıskanmami değiştirmiyor. Söylesenize kusurlarınızla o ham halinizle sizi sevenlerle menfaatlendiginde seven hiç bir olur mu? Hem illa koparilmak mi gerek dalından, illa kesmek mi gerek gövdesinden ağacı, illa birileri fayda görsün diye değişmek mi gerek özünden?
Kendini kıskanmak böyle birşey azizim. Kendine benliğiyle ihanet edilmiş, bu vesileyle yalnızlığa mahkum edilmiş o ham kokusuyla sevilmeye samimiyete hasret ama hayatın onu pişirdigi, görmüş geçirmiş gelişmiş herkes benim gibi kendini kendinden kıskanır azizim. Kıskanır...
İnsanın başına geleceklerden habersiz kökleriyle sapasağlam toprağındaki meşe gibi güvenli halinin huzuru samimiyeti ve netligi ile ,kesilip yontularak veya menfaat uğruna koparılarak kendindeki derinlere indikce kendinde farkettiği o karanlık ve belirsizlik hissinin verdiği güvensizlik hiç bir olur mu?
Yaşamının olgunlaşmamış senelerinde kusurları çoktur belki ama bunlara rağmen sevilmek ister insan. Bu doğal ham haliyle onu seven insanlar olsun ister.
Meselâ ham meşe odunu. Ağaçtır. Oksijene yardımcıdır. Veya toprağındaki o mis kokulu çiçekler... Onlari bu hâliyle sevebilirsek değerlidir. Olduğu yerde olduğu gibi göründüğü gibi... İlerde o ağaç kesilir başka birseye dönüşür elimize geçer kullanılır hale gelir ya da çiçekler doğada çok hoş görüntülere neden olurken koparılır deste deste yapılıp satılır. Ondan da menfaat elde edilir. Söz gelimi işe yarar hale gelir.
Peki soruyorum size işte tıpkı bu çiçekler gibi kendi hâlinde olduğu gibi kusurlarıyla mi sevilmeli insan yoksa menfaat elde ettikçe mi? Sizce o odunu veya çiçeği yerinde olduğu gibi sevmeyen insan o işe yaradığında söz gelimi güzelleştiginde onu o yapan kusurlarından arindığında sevilirse bu sevgi mi daha samimidir yoksa digeri mi?
Sizce insan kusurlarından arındıkça onu eskisinden daha çok seven ınsanlara karşı kendini kıskanmaz mi? Ben kıskanıyorum. Yeni halimi eski hâlimden kıskanıyorum. O beklentisiz saf sevgiyle ham halimi bu pişmiş halimden kıskanıyorum. Beni işe yararken sevip kusurlarımdan arındıgim halimle seven insanlar eski halime ihanet etmiş olmuyor mu?
Bana benimle ihanet ettiklerini biliyorum ama bu kendi kendimi kıskanmami değiştirmiyor. Söylesenize kusurlarınızla o ham halinizle sizi sevenlerle menfaatlendiginde seven hiç bir olur mu? Hem illa koparilmak mi gerek dalından, illa kesmek mi gerek gövdesinden ağacı, illa birileri fayda görsün diye değişmek mi gerek özünden?
Kendini kıskanmak böyle birşey azizim. Kendine benliğiyle ihanet edilmiş, bu vesileyle yalnızlığa mahkum edilmiş o ham kokusuyla sevilmeye samimiyete hasret ama hayatın onu pişirdigi, görmüş geçirmiş gelişmiş herkes benim gibi kendini kendinden kıskanır azizim. Kıskanır...
İnsanın başına geleceklerden habersiz kökleriyle sapasağlam toprağındaki meşe gibi güvenli halinin huzuru samimiyeti ve netligi ile ,kesilip yontularak veya menfaat uğruna koparılarak kendindeki derinlere indikce kendinde farkettiği o karanlık ve belirsizlik hissinin verdiği güvensizlik hiç bir olur mu?
28 Nisan 2019 Pazar
Medya ve Götürüleri
Artik birçoğumuz haber izlemek istemiyor biliyorum. Artik yüreği güzel kimsenin canı can yakıcı haberlerle kavrulmak istemiyor. Üzücü ve sarsıcı olaylar silsilesi ülkece boyumuzu aştı.
Hatırlıyorum eskiden tv de pazar sabahlari Barış Manço ile Adam Olacak Çocuk programı olurdu sevgi-saygı dolu bi programdı. Kazananı sevgi ve saygının olduğu yegâne programlardandi. Bugün birileri çıktı 7 den 70 e herkese ahlaksızlıkları oyun-eğlence diye yutturdu. Eğlenmeyi insanlar böyle birşey sandı. Sürekli 'özel hayat' denilen şeyin tüm mahremiyetinin ortadan kalktıgi bi çağda yaşamak zorunda bıraktı bizi bu ve bunun gibi birçokları... Sonra bir bakmışız sevgisiz saygısız samimiyetsiz bir nesil etrafı sarivermis. Bizi böyle bir varmış bir yokmuş masallarla çok güzel uyuttular. Uyuşturdular unutturdular.
Öylesine ferasetsiz aşırı giden kişiler oldu ki bu nesil minicik çocuklara tecavüzler, binlerce öldürülen kadın, korku filmlerine konu olacak kadar işkencelerle dolu hayatlar ... Nasıl mı böyle olduk neden mi bunlar arttı? Çok basit! Imansiz bir nesil geliyor. Çanakkale'de plânlananlar böyle sosyal medya fenomenleri, youtuberlar, şarkıcılar, senelerdir din din diye avazı çıktığı kadar şekilcilik yapıp ona buna sataşıp ülkeyi bölen bu malum zihniyet çok güzel çanak tuttu bu planlara.
Dikkat edin evlilik yaşları üst seviyelere çıktı. Sapıklıklar artti. Hepsi de özellikle bu dönemde hızla arttı. Neden mi? Çünkü yine tüm medya sanki ülkede hicbir sorun yok herkes lüks içinde ekmek elden su gölden yaşıyor gibi gösterdiği ve bu saçma insanların hayatlarına özenmeleri (fenomenler bir takım ünlüler vs.) Sonucu herkes değerlerden ziyade değersiz şeylere takılmış durumda.
Bu nesil bu saçmalıkları göre göre doğruyu bu sandı. Sandığın gibi değil sevgili kardeşim. Bildiğin gibi değil. Bilmediklerini ara sen. Bildiklerin doğru değil. Gördüklerin kocaman yalan ve yanılgı. Yok olduğumuz bi yerde çok fazla varmış gibi yaşıyoruz. Imami Rabbanî hz.leri mektubatı şerifte şöyle der;" İncilerin ağırlığı, sağır etmiş kulağını,
Ne yapayım, duymaz olmuş, ağlamamı, sızlamamı."
Hatırlıyorum eskiden tv de pazar sabahlari Barış Manço ile Adam Olacak Çocuk programı olurdu sevgi-saygı dolu bi programdı. Kazananı sevgi ve saygının olduğu yegâne programlardandi. Bugün birileri çıktı 7 den 70 e herkese ahlaksızlıkları oyun-eğlence diye yutturdu. Eğlenmeyi insanlar böyle birşey sandı. Sürekli 'özel hayat' denilen şeyin tüm mahremiyetinin ortadan kalktıgi bi çağda yaşamak zorunda bıraktı bizi bu ve bunun gibi birçokları... Sonra bir bakmışız sevgisiz saygısız samimiyetsiz bir nesil etrafı sarivermis. Bizi böyle bir varmış bir yokmuş masallarla çok güzel uyuttular. Uyuşturdular unutturdular.
Öylesine ferasetsiz aşırı giden kişiler oldu ki bu nesil minicik çocuklara tecavüzler, binlerce öldürülen kadın, korku filmlerine konu olacak kadar işkencelerle dolu hayatlar ... Nasıl mı böyle olduk neden mi bunlar arttı? Çok basit! Imansiz bir nesil geliyor. Çanakkale'de plânlananlar böyle sosyal medya fenomenleri, youtuberlar, şarkıcılar, senelerdir din din diye avazı çıktığı kadar şekilcilik yapıp ona buna sataşıp ülkeyi bölen bu malum zihniyet çok güzel çanak tuttu bu planlara.
Dikkat edin evlilik yaşları üst seviyelere çıktı. Sapıklıklar artti. Hepsi de özellikle bu dönemde hızla arttı. Neden mi? Çünkü yine tüm medya sanki ülkede hicbir sorun yok herkes lüks içinde ekmek elden su gölden yaşıyor gibi gösterdiği ve bu saçma insanların hayatlarına özenmeleri (fenomenler bir takım ünlüler vs.) Sonucu herkes değerlerden ziyade değersiz şeylere takılmış durumda.
Bu nesil bu saçmalıkları göre göre doğruyu bu sandı. Sandığın gibi değil sevgili kardeşim. Bildiğin gibi değil. Bilmediklerini ara sen. Bildiklerin doğru değil. Gördüklerin kocaman yalan ve yanılgı. Yok olduğumuz bi yerde çok fazla varmış gibi yaşıyoruz. Imami Rabbanî hz.leri mektubatı şerifte şöyle der;" İncilerin ağırlığı, sağır etmiş kulağını,
Ne yapayım, duymaz olmuş, ağlamamı, sızlamamı."
18 Nisan 2019 Perşembe
KADIN VE İSLÂM
Bir kadın olarak bunları yazmam belki biraz manidar olabilir ama ben bunları bugün ki topluma dayatilmaya çalışılan kadın olgusunun yüzde 95 i müslüman olan bir ülkede yaşayan biri olarak gördüğüm hissettiğim yanlışlardan ve doğrulardan söz etmek ıstiyorum.
Aslına bakarsanız kadının islamdaki yeri tartışılmaz en büyük rütbelerdendir. Nerden mi biliyoruz? Hz. Meryem'den hz. Amine'den Şifa hatundan hz. Hatice'den hz. Sevde den hz. Aişe den, hz. Fatıma'dan ve daha nicelerinden biliyoruz.
Hz. Peygamberin sa. Kadınlara nasıl davrandığını islamiyet geldikten sonra kız çocuklarına nasıl hürmet edilmesi gerektiğini kızı Hz. Fatıma odasına girince ayağa kalkarak hürmetle karşıladığını onları omuzlarında taşıdığını namaz konusunda son derece hassas olmasına karşın namazda dahi çocuklarının torunlarının oyun oynamasına sabırlı hoşgörülü sevgili yaklaşımi nasıl değer verilmesi gerektiğini bize gösteriyor.
Fakat bugün adına şiirler kitaplar yazılan, mahrem sayilan, hürmet edilen, sakınılan ve kendini sakınan islamiyet kadınları artık topluma farketmeden dayatılan bir takım hususlardan dolayı şirazesini şaşırmış durumda ordan oraya savruluyor.
Kadın anadir, yârdir, vatandır. Tarihten bugüne "bir toprağını ele vermem cesedimi cignetmeden." dediğimiz vatanlarımızı kendi ellerimizle ceset filân hak getire sakınmadan çalışma ortamlarına tüm ahlaksızlıkların cirit attığı okul ortamlarına kendimiz attık. Elbette demek istediğim şey kız çocukları okumasın değil. Elbette okumalı kültürlü seviyeli ne istediğini bilen dürüst insanlar olmalılar ama hem karnım doysun hem pastam dursun malesef olmuyor.
Eskiden medreseler vardı. Islâmiyet tasavvuf fıkıh tefsir hadis ışığı altında çok güzel öğretiliyordu. Çok nezih, feraset, duygu dolu, maneviyatli kendi degerini bilen kadınlar ve o kadinlarin değerini bilen erkekler yetişiyordu. Şimdi okul dediğimiz yerlerde malesef söylemeye utandığımiz ama hepimizin bildiği şeyler artık çok normalmiş gibi yaşanıyor.
Çalışma ortamlarında neler döndüğünü gayet de herkes biliyor. Çirkin şeyleri tekrar etmeye gerek yok ama toplumun acı yarası budur işte değer yargılarının bir bir yok olması veya algı operasyonları ile yok edilmesi. Nedir bu algı operasyonları? Meselâ sanki kadın çok güçsüz de güçlü kadın algısı meydana getirilmeye çalışılıyor. Güçlü kadın nasıl olurmuş efendim? Çalışan ekonomik gücü kendi elinde olan kimseye muhtaç olmayan minnet etmeyen kadınlar güçlü addediliyor. Iyi de böyle diyerek kadını 'kadın' kimliğinden uzaklastirdik. Kadınlar kimlik bunalımı yaşıyor artık.
--"Ama Efendim hz. Hatice çalışıyordu ticaretle uğraşıyordu." Diyenler çok fazla. Bu doğru. Hz. Hatice malını mülkünü islamiyete harcadı ve zaten hz. Peygamber'e dolaysıyla islamiyete böyle biri gerekiyordu çünkü kendisinin durumu hepimizin malumu...
İşimize geldiği gibi değil de net bi şekilde anlayarak konuşsak zaten; "Ama Peygamberin sa. Birden çok hanımı vardı. Bende alırım o zaman." Diyen insanlar ortaya çıkmazdı.
Malesef uzun saça sünnet deyip onu yapan farz olan hiçbirşeyi yapmayan insanın bu bencil kafasını taşıyan herkes anlayamadan konuşacak ve menfaatleleriyle örtüşmeyen hiçbirşeyi kabul etmeyen ınsanlara vicdanıyla karar vermesini, derinlemesine anlamasini beklemek belli ki ki büyük yanılgı olacak. Neyse velhasılı kelam;"Cennet annelerin ayakları altındadır." Der hz. Muhammet Mustafa s.a.s. varın gerisini siz düşünün.
Aslına bakarsanız kadının islamdaki yeri tartışılmaz en büyük rütbelerdendir. Nerden mi biliyoruz? Hz. Meryem'den hz. Amine'den Şifa hatundan hz. Hatice'den hz. Sevde den hz. Aişe den, hz. Fatıma'dan ve daha nicelerinden biliyoruz.
Hz. Peygamberin sa. Kadınlara nasıl davrandığını islamiyet geldikten sonra kız çocuklarına nasıl hürmet edilmesi gerektiğini kızı Hz. Fatıma odasına girince ayağa kalkarak hürmetle karşıladığını onları omuzlarında taşıdığını namaz konusunda son derece hassas olmasına karşın namazda dahi çocuklarının torunlarının oyun oynamasına sabırlı hoşgörülü sevgili yaklaşımi nasıl değer verilmesi gerektiğini bize gösteriyor.
Fakat bugün adına şiirler kitaplar yazılan, mahrem sayilan, hürmet edilen, sakınılan ve kendini sakınan islamiyet kadınları artık topluma farketmeden dayatılan bir takım hususlardan dolayı şirazesini şaşırmış durumda ordan oraya savruluyor.
Kadın anadir, yârdir, vatandır. Tarihten bugüne "bir toprağını ele vermem cesedimi cignetmeden." dediğimiz vatanlarımızı kendi ellerimizle ceset filân hak getire sakınmadan çalışma ortamlarına tüm ahlaksızlıkların cirit attığı okul ortamlarına kendimiz attık. Elbette demek istediğim şey kız çocukları okumasın değil. Elbette okumalı kültürlü seviyeli ne istediğini bilen dürüst insanlar olmalılar ama hem karnım doysun hem pastam dursun malesef olmuyor.
Eskiden medreseler vardı. Islâmiyet tasavvuf fıkıh tefsir hadis ışığı altında çok güzel öğretiliyordu. Çok nezih, feraset, duygu dolu, maneviyatli kendi degerini bilen kadınlar ve o kadinlarin değerini bilen erkekler yetişiyordu. Şimdi okul dediğimiz yerlerde malesef söylemeye utandığımiz ama hepimizin bildiği şeyler artık çok normalmiş gibi yaşanıyor.
Çalışma ortamlarında neler döndüğünü gayet de herkes biliyor. Çirkin şeyleri tekrar etmeye gerek yok ama toplumun acı yarası budur işte değer yargılarının bir bir yok olması veya algı operasyonları ile yok edilmesi. Nedir bu algı operasyonları? Meselâ sanki kadın çok güçsüz de güçlü kadın algısı meydana getirilmeye çalışılıyor. Güçlü kadın nasıl olurmuş efendim? Çalışan ekonomik gücü kendi elinde olan kimseye muhtaç olmayan minnet etmeyen kadınlar güçlü addediliyor. Iyi de böyle diyerek kadını 'kadın' kimliğinden uzaklastirdik. Kadınlar kimlik bunalımı yaşıyor artık.
--"Ama Efendim hz. Hatice çalışıyordu ticaretle uğraşıyordu." Diyenler çok fazla. Bu doğru. Hz. Hatice malını mülkünü islamiyete harcadı ve zaten hz. Peygamber'e dolaysıyla islamiyete böyle biri gerekiyordu çünkü kendisinin durumu hepimizin malumu...
İşimize geldiği gibi değil de net bi şekilde anlayarak konuşsak zaten; "Ama Peygamberin sa. Birden çok hanımı vardı. Bende alırım o zaman." Diyen insanlar ortaya çıkmazdı.
Malesef uzun saça sünnet deyip onu yapan farz olan hiçbirşeyi yapmayan insanın bu bencil kafasını taşıyan herkes anlayamadan konuşacak ve menfaatleleriyle örtüşmeyen hiçbirşeyi kabul etmeyen ınsanlara vicdanıyla karar vermesini, derinlemesine anlamasini beklemek belli ki ki büyük yanılgı olacak. Neyse velhasılı kelam;"Cennet annelerin ayakları altındadır." Der hz. Muhammet Mustafa s.a.s. varın gerisini siz düşünün.
7 Nisan 2019 Pazar
İçsel Doygunluk (Manevî Tekamül)
Gündelik telâşlar, işler, çalışanlar için her sabah evden çıkıp bir sürü yol trafik, evdeki hanımlar için çocuklar bitmeyen ev işleri, şehirde hızlı bir yaşam ve hissedilmeyen bir sürü duygu... Aslında en önemlisi de bu! Hissetmeyen sadece hırsları için yasayan bir sürü insan.
İçsel doygunluk hissi sadece ve sadece 24 saatin her salisesi Allah'i düşünmek iledir. Bugün meditasyon denilen ama aslında rabıta dedigimiz olay budur. Rabıta 24 saatin 15-20 dk.si otur bi köşede sessizce Allah'i düşün demek değildir. Rabıta yani bağlılık her an olduğu zaman gerçek anlamını kazanir.
Eğer mutlu olmak istiyorsanız Yaradani yarattıklarını yaratma amacını var oluş amacımızı hakikat-i düşünün. Çünkü insan yaşamı boyunca hakikat-i arar. Ya ölmeden onu bulur ya da öldükten sonra...
Sürekli onu-bunu şikayet eden gününü beynini şikayetle geçiren çok insan var. Bu neden kaynaklanır? İnsanın dönüp içsel hayatını düzene sokmaya çalışmayıp etrafa odaklı yaşamasından kaynaklanır. Dikkat edin fitne fesat kişiler tam da bunlardır.
Etrafa odaklı yaşayıp kendindeki içsel duyguları düzene sokmayan kişi asla içsel doygunluk huzur mutluluk hissini yakalayamaz çünkü onun aklı ve kalbi başkalarının hayatıyla meşguldür. Örnek almak ayrı şeydir ama insan kendi hatalarına odaklı yaşayıp âdeta kendindeki virüsleri anında tesbit edip karantinaya almakla meşgul olursa en az kusurla belki bu fani hayati atlatabilir. Başka türlüsü düşünülemez.
Kuran-i kerim de Allah kainatın en faziletlisini insan diye tanımlar. Ama insan yaptıklarıyla duygu ve düşünceleriyle ya hayvandan daha aşağı olmayı seçer ya da meleklerden daha yukarıda olmayı seçer. Seçer diyorum çünkü her ne kadar külli irade Allah'ın olsa da cüzi irade kullara aittir. Ebru sanatını buna en güzel örneklerden olduğu için de bi hayli sever ve çok anlamlı bulurum.
Maneviyatı inanci güçlü olan insan en zor zamanları daha kolay atlatır. Içimize dönmeli kendimizle, hatalarımızla yüzleşmeli ve daima hata yapabilen bir varlık olduğumuzu nefsimizle yaşadığımızı bilip belki de bunun ezikligiyle yaşarsak böyle düşünüp odak noktası kendimiz olursak değişime kendimizden başlarsak (hepimiz olarak) bence dünyayı değilse bile dünyamızı değiştirecek güce sahibiz.
İçsel doygunluk hissi sadece ve sadece 24 saatin her salisesi Allah'i düşünmek iledir. Bugün meditasyon denilen ama aslında rabıta dedigimiz olay budur. Rabıta 24 saatin 15-20 dk.si otur bi köşede sessizce Allah'i düşün demek değildir. Rabıta yani bağlılık her an olduğu zaman gerçek anlamını kazanir.
Eğer mutlu olmak istiyorsanız Yaradani yarattıklarını yaratma amacını var oluş amacımızı hakikat-i düşünün. Çünkü insan yaşamı boyunca hakikat-i arar. Ya ölmeden onu bulur ya da öldükten sonra...
Sürekli onu-bunu şikayet eden gününü beynini şikayetle geçiren çok insan var. Bu neden kaynaklanır? İnsanın dönüp içsel hayatını düzene sokmaya çalışmayıp etrafa odaklı yaşamasından kaynaklanır. Dikkat edin fitne fesat kişiler tam da bunlardır.
Etrafa odaklı yaşayıp kendindeki içsel duyguları düzene sokmayan kişi asla içsel doygunluk huzur mutluluk hissini yakalayamaz çünkü onun aklı ve kalbi başkalarının hayatıyla meşguldür. Örnek almak ayrı şeydir ama insan kendi hatalarına odaklı yaşayıp âdeta kendindeki virüsleri anında tesbit edip karantinaya almakla meşgul olursa en az kusurla belki bu fani hayati atlatabilir. Başka türlüsü düşünülemez.
Kuran-i kerim de Allah kainatın en faziletlisini insan diye tanımlar. Ama insan yaptıklarıyla duygu ve düşünceleriyle ya hayvandan daha aşağı olmayı seçer ya da meleklerden daha yukarıda olmayı seçer. Seçer diyorum çünkü her ne kadar külli irade Allah'ın olsa da cüzi irade kullara aittir. Ebru sanatını buna en güzel örneklerden olduğu için de bi hayli sever ve çok anlamlı bulurum.
Maneviyatı inanci güçlü olan insan en zor zamanları daha kolay atlatır. Içimize dönmeli kendimizle, hatalarımızla yüzleşmeli ve daima hata yapabilen bir varlık olduğumuzu nefsimizle yaşadığımızı bilip belki de bunun ezikligiyle yaşarsak böyle düşünüp odak noktası kendimiz olursak değişime kendimizden başlarsak (hepimiz olarak) bence dünyayı değilse bile dünyamızı değiştirecek güce sahibiz.
7 Mart 2019 Perşembe
HAYATA BAKIŞ ÖLÇÜMÜZ
Nasıl kırıldıysam inandığım tüm herşeye, herşeyimi insanlardan uzakta yapmayı yegliyorum. Mutluluk huzur gezme tozmak bir kaç arkadaşımla vakit geçirme iş güç ibadet ne varsa herşeyi gözlerden uzak yaşamak daha samimi geliyor bana.
Bugün sosyal (!)medya ile herşeyin riyakarlık olduğu dönemde bi parça aklı telefonunda hesaplarında değil de akli basinda insanlar düşünerek hareket eden insancıl yaklaşımlar bizi bi hayli mutlu edecekken herkesin tüm bunlarla iç içe yaşaması samimiyeti unutması oldukça acı verici. İnsan bi bakmalı neyi dert ediyorum şu hayatta diye. Muhtemelen birçoğunuz çocuklar gelecek endişesi gündelik telaşlar diyeceksiniz. Ama dert edinecek daha değerli seyler olması gerekmez mi sizce de?
Maneviyat neydi sahi? İnsan duygu ve düşünceden oluşan bir varlık ise ne düşündüğümüzün önemi sizce hangi raddede? Yaşanılası manevi duygular varken çok boş değil mi sizce de herşey. Herkes çok telaş içinde değil mi? Herkes zaten herşeyi unutmuş değil mi? Ne bileyim mesela Hz.Muhammet sa. Neyi dert etmişse onu dert etmek gerekmez mi? O'nun kadar insanlara merhametle yaklaşmak gerekmez mi? Bugün sırf günah işliyor diye yerin dibine soktuklarımiza sizce O nasıl davranirdi? Buna çok örnek verebiliriz.
Zaten O'nun hayatını öğrenme gayesi hayatına O'nun hissettiği ölçüden bakmaya çalışmak olması gerekmiyor mu? Okuduk öğrendik eee? ? Ne oldu? Bunu sorgulamak çok önemli. Bir sarhoş gelir mesela hor gördüğümüz. Bi bakmışsınız umre de bilgisi yok ama hissetmiş O'nu. Çoban mesela dua etmeyi bilmiyor (hep teorik bilgi peşinde koşarız ya) hz. Musa çobanı uyarınca çoban eski samimiyeti yakalayamiyor. Hani Allah diyordu ya hz. Musa ya "bıraksaydın da içinden geldiği gibi dua etseydi o öyle biliyor çünkü? " Mesela zina eden o sahabe.. Cezası taşlanıp öldürülmek. Taslardan kacmaya çalışırken diğer sahabeler müsade etmiyor onu yakalayıp öldürüyor. Efendimize sa. durum anlatilinca :"biraksaydiniz ya kacsaydi neden izin vermediniz belki kurtulurdu." Diye gözyaşı döküyor. Diyeceğim o ki birileri yaşamda kötü şeyler yapıyor ise yaşadıklarına bakın! Belki inandıklarını kaybetmiştir belki hatasının farkına varmıştır belki o bu şu olmuştur ama daima merhametle yaklaşın ölçünüz menfaat olmasın.
Bugün sosyal (!)medya ile herşeyin riyakarlık olduğu dönemde bi parça aklı telefonunda hesaplarında değil de akli basinda insanlar düşünerek hareket eden insancıl yaklaşımlar bizi bi hayli mutlu edecekken herkesin tüm bunlarla iç içe yaşaması samimiyeti unutması oldukça acı verici. İnsan bi bakmalı neyi dert ediyorum şu hayatta diye. Muhtemelen birçoğunuz çocuklar gelecek endişesi gündelik telaşlar diyeceksiniz. Ama dert edinecek daha değerli seyler olması gerekmez mi sizce de?
Maneviyat neydi sahi? İnsan duygu ve düşünceden oluşan bir varlık ise ne düşündüğümüzün önemi sizce hangi raddede? Yaşanılası manevi duygular varken çok boş değil mi sizce de herşey. Herkes çok telaş içinde değil mi? Herkes zaten herşeyi unutmuş değil mi? Ne bileyim mesela Hz.Muhammet sa. Neyi dert etmişse onu dert etmek gerekmez mi? O'nun kadar insanlara merhametle yaklaşmak gerekmez mi? Bugün sırf günah işliyor diye yerin dibine soktuklarımiza sizce O nasıl davranirdi? Buna çok örnek verebiliriz.
Zaten O'nun hayatını öğrenme gayesi hayatına O'nun hissettiği ölçüden bakmaya çalışmak olması gerekmiyor mu? Okuduk öğrendik eee? ? Ne oldu? Bunu sorgulamak çok önemli. Bir sarhoş gelir mesela hor gördüğümüz. Bi bakmışsınız umre de bilgisi yok ama hissetmiş O'nu. Çoban mesela dua etmeyi bilmiyor (hep teorik bilgi peşinde koşarız ya) hz. Musa çobanı uyarınca çoban eski samimiyeti yakalayamiyor. Hani Allah diyordu ya hz. Musa ya "bıraksaydın da içinden geldiği gibi dua etseydi o öyle biliyor çünkü? " Mesela zina eden o sahabe.. Cezası taşlanıp öldürülmek. Taslardan kacmaya çalışırken diğer sahabeler müsade etmiyor onu yakalayıp öldürüyor. Efendimize sa. durum anlatilinca :"biraksaydiniz ya kacsaydi neden izin vermediniz belki kurtulurdu." Diye gözyaşı döküyor. Diyeceğim o ki birileri yaşamda kötü şeyler yapıyor ise yaşadıklarına bakın! Belki inandıklarını kaybetmiştir belki hatasının farkına varmıştır belki o bu şu olmuştur ama daima merhametle yaklaşın ölçünüz menfaat olmasın.
13 Ocak 2017 Cuma
“DERT İSTE SEN, DERDİNE DERMAN SORMA”
Niyazî-i Mısrî Hz.lerinin, “Dermân arardım derdime, derdim bana dermân imiş” sözünün üstüne derdimi derman bildim, şükür. Bu cezbeli mübarek zât rehberim oldu derdime, kitaplarından ders aldım her gece.
Buyurdu ki: “Derd-i Hakk’a tâlib ol, dermana erem dersen.” O dersten sonradır ki bu sözünün başım üstünde yeri vardır.
Bu nasihatten sonradır ki, fakir, derdini Efendimiz Aleyhissalâtuvesselâm’a yollar her gece: “Derdmendim mücrimim, dermâne geldim yâ Resûl.”
“NE ŞİRİN DERT BU DERMANDAN İÇERİ”
Derdimi döktüm gönlüme; “derdini sev” dedi gönlüm. Ehl-i dert olmak gerekmiş. Hz. Mevlânâ gibi, “Allah’ım bana dert ver” diye yalvarabiliyor muyuz? En büyük dert, Allah’a dost olmaktır.
Âcizâne ulvî dertlere müptelâlığımı artırmaya çalışıyorum. Dert vereni bildikten sonra dert dediğin nedir ki? Derdine çâre olacak kim vardır Hak’tan gayrı. Hüzün gibi, dert de Bezm-i elest’te âşina olup, en evvel tercih ettiğim dostlarımdandır.
Yunus Emre Hz.leri, “Ne şirin dert bu dermandan içeri” diyorsa, derdimizi sevmemiz lâzım. Mübarek gönlü, “Ben dert ile ah ederdim / Derdim bana derman imiş” diyerek inşirah bulmuş ki, o ulu dervişin sözünü tutmak gerek.
Müslüman, Hz. Eyyüp gibi dert adamıdır. Yesevî Hz.lerinin sözüyle, “Dert iste sen, aşk derdine derman sorma.”
“Bak şu Hakk'ın hikmetine / Nice dert verdi bana / Çün ezelden dertli idim / Yine dert verdi bana” diyerek derdine sevinen Balkanlı âlim ve mutasavvıf Hasan Fehmi Efendi gibi şahsiyetleri bulup, ezelden dertli olmak neymiş öğrenmek gerek.
“EHL-İ DERDİN SOHBETİNE MAHREM OLMAK”
Âcizâne ehl-i dert olmaklığımı kuvvetlendirmek için Süleyman Çelebi’nin Mevlid-i Şerifi’nin Münacat Bahri’nde geçen “Ehl-i derdin sohbetine mahrem et” mısraını her gece zikrederim. Asıl mânası “câhil” demek olan modern insan, dertliler meclisinde olabilmek için Allah’a yalvararak “Dert ehliyle beni hâldaş et” diyebilir mi?
Ehl-i derdin sohbetine mahrem olabilmek için, Fuzûlî üstadımızın “Az eyleme inayetini ehl-i dertten / Yani ki çoh belâlara kıl müptelâ beni” sözünü dualarımıza katmak cesaretini göstermeliyiz.
“İNİLE EY DERDLİ GÖNÜL İNİLE / EHL-İ DERDİN İNLEYECEK ÇAĞIDIR”
Haddim değil ama, “İnile ey derdli gönül inile / Ehl‐i derdin inleyecek çağıdır / İnlemek sana yaraşur derd ile / Hem gözün kan ağlayacak çağıdır” diyen, cezbesine ve diline meftun olduğum Niyazî-i Mısrî Hz.lerinin sözünü tutmaya çalışıyorum.
Ardından yine haddim olmasa da “Benim adım dertli dolap / Suyum akar yalap yalap / Böyle emreylemiş Çalap / Derdim vardır inilerim” diyen Yunus Emre Hz.lerinin derdinden inlediği gibi inleme tâlimi yapıyorum her gece.
“Dertsiz iken dert ehlinden dert aldım / Bu aşkın bahrina daldıktan sonra” diyen Âşık Sümmanî’yi derd-i ilâhiye tutulmayanlar bilebilir mi?
Dîvan şairi Usûlî gibi “Derd iledir diriliğimiz, şevk iledir hayatımız” diyebilmektir muradım. Derdine şevkle sarılıp diri olmak, modern insanın harcı mıdır?
“ÖYLE BİR DERMAN VER Kİ DERT GÜNDEN GÜNE ARTSIN”
Müslüman şairlerin büyük atası Fuzûlî ile başlarım her gece derdimi sual etmeye: “Aşk derdiyle hoşem el çek ilacımdan tabip / Kılma derman kim helâkım zehr-i dermanındadır.”
Diyor ki: Âlemde ne kadar zor dert olursa derman bulunur. Senin aşkın ne zor dert imiş ki derman bulmak mümkün değil. Modern insan kavrayabilir mi bu sözleri?
Derdiyle başı hoş olanlar, “Koyma nakıs ehl-i derd içre Fuzûlî’ni tabib / Eyle bir derman ki derdin ede gün günden ziyad” diyen Fuzûlî üstadı çokça okusunlar.
Diyor ki: Fuzûlî’nin dertlerini eksiltme ey tabip. Öyle bir derman ver ki derdi günden güne artsın. O cezbeli dert ehline selâm olsun.
ALLAH, ADAM OLANA DERT VERİR
Adam olanın derdi olur. Allah, adam olana dert verir. Adamlık dert çekmededir. “Ne müşkil derd olursa bulunur âlemde dermânı” diyen Fuzûlî üstadımızı sıkça meşk edin.
Derdine müptelâ olan Vezir Ahmed Paşa tam bir ehl-i dert: “Dün tabibe derd-i dilden bir deva sordum, dedi / Gam yemekten özge bu derdin devasın bilmedim.”
Diyor ki: Dün tabibe gönül derdi için bir deva sordum, dedi ki, gam yemekten başka bunun ilacı yoktur. Cezbesi müthiş. Gönlümde o ehl-i derde meyil vardır.
Hak dostlarından Alvarlı Efe Hz.leri “Ne kadar dert var ise hepsinin dermanı mevcuttur, aşk derdinin dermanı da mâşuktur. Bu dert öyle bir derttir ki bu derde tutulanlar saadet bulur” diyor. Derdine âşina olanlar bu muhterem dert ehlinin mısralarıyla meşk etmelidir:
“DERTTEN BÜYÜK DERMAN MI VAR / DERT GİBİ BİR KIYMET Mİ VAR”
“Her bir derdin elbet dermânı vardır / Dermân ise derde dâima yârdır / Erbâb-ı derd olan bil bahtiyardır / Derd ile kurbiyyet intiha (sona erme) eyler.”
Ona kulak verenler derdin dermanının ne olduğunu bilirler: “Dertden büyük derman mı var / Bir sebeb-i gufrân mı (Allah’ın affı) var / Derd gibi bir kıymet mi var / (…) Derûnum derdine dermân muhabbet / Dü-âlem (iki âlem) afvime fermân muhabbet ”
Tasavvufî türküler dertten, dertlilerden yana inlediği içindir ki çokça dinlerim. “Derdim çoktur hangisine yanayım / Yine tazelendi yürek yâresi / Ben bu derde hande derman bulayım / Meğer dost elinden ola çâresi / Efendim Efendim benim Efendim / Benim bu derdime derman Efendim.”
“BİR DERDİM VAR BİN DERMANA DEĞİŞMEM”
Şah Hatayî gibi “Bir derdim var bin dermana değişmem” âcizâne. Dert ile arınmak ne güzel. Derdimin gönlünü almak için onun mısralarını nenni gibi okurum:
“Ben derdimi dost edindim kendime / Bir dostumu bin yabana değişmem / El çek tabip derman olma derdime / Bir derdimi bin dermana değişmem”
“GELİN HEY DERTLİLER GELİN / BU DERDİMDEN SİZDE ALIN”
Yunus Emre Hz.lerinin sözüyle, “Gelin hey dertliler gelin / bu derdimden siz de alın / Dertli bilir dertli hâlin / ya dertsizler bunda n’eyler” diyerek cezbeye kapıldığınız oldu mu hiç?
“Gündüz bir derd, gece bir derd / Bilemedim nice bir derd /Sol böğrümde ince bir derd / Batar Yunus Yunus diye” geceleri inleyip, vecdden başınız döndü mü hiç?
Âşıklığın ve dervişliğin birinci şartı dert ehli olmaktır. Şah Hatayî’nin sözünü hatırlayın: “Her yeten âşık olur mu, dert ona kâr olmasa.” Bir türkümüzün dediği gibi: “Dert ehli olanlar dergâha gelir.”
“ALLAH DERDİNİZİ ARTIRSIN…”
Bundandır ki, dervişler, “Allah derdinizi artırsın erenler” diyerek dertten gâfil olmamak için birbirlerine zarf atarlarmış.
Ehl-i dil, derdinden şikâyetçi olmaz. Bilir ki, nefsine dert ve elem görünen hâller bir şifadır. Hamlıktan kurtulup, olgunluğa eriştirir. Gafletten uyandıran, dalâletten hidayete eriştiren bir vâsıtadır ulvî dert.
“EY DERMAN İSTEYEN / YETMEZ Mİ DERT SANA”
Derdini çekemeyip derman arayanlara, cezbesine meftun olduğum Niyazî-i Mısrî Hz.leri, “Ey derde derman isteyen / Yetmez mi dert derman sana?” diyor.
Derdine rıza göstermeyen mü’min olabilir mi? Rabbini tanımayan ulvî dertlere tiryaki olamaz. Derdiniz yoksa dertli olmaya çalışın. Derdiniz yoksa hamsınız, çiğsiniz demektir.
Dertten şikayet edenler, “Dert sendedir bilmezsin, çâre sendedir göremezsin” diyen Hz. Ali Efendimiz (r.a.)’in yüzüne nasıl bakacaklar? Gönlünde dert olmayanlara yazıklar olsun!
“MEVLÂM BİRÇOK DERT VERMİŞ / BERABER DERMAN VERMİŞ”
“Mevlâm birçok dert vermiş / Beraber derman vermiş / Bu tükenmez derdime / Neden ilaç vermemiş” diyen âşık yolun başındadır. “Bu dert beni iflah etmez del'eyler / Benim dert çekmeye mecalim mi var!” diyenler daha hamdırlar.
Oysa dertle kuşatılmak bahtiyarlıktır. Aziz Mahmud Hüdayi hz.leri “Tevhid ile olur her derde derman, derd Hakk’ın bize ihsanıdır” diyor. Yetmez mi?
Hz. Mevlânâ’dan nakille; “Allah, kuluna: ‘canı ben yarattım ama ona bir de dert verdim. Derdi veren, elbette onun dermanını da verir” buyururken, dertten şikayet edilir mi?
“DERT ARA, DERT ARA!”
O pîrin, “Eskileri yenileyen kimyadır dert. Dert ara, dert ara! Gizlice Allah’ı çağırmanı sağlayan dert, …. dünya malından da daha iyidir. Dertsizken yapılan dua soğuktur. (…) Allah sevdiklerine dert verir” sözlerini okuyunca ehl-i dert olmaklığıma daha da sevindim.
Neyi dert edinmeli? Allah’ı razı edebilmeyi, sonra hakiki imanı elde etmeyi ve âhiret saadetine ulaşmayı dert edinmelidir. Derde uzak kalmak, Allah’a uzak kalmaktır. Dertle baş başa iken, şeytan tebelleş oluyorsa o dert süflî ve nefsîdir.
Dert, insana Allah’ı hatırlatıyorsa o dert iyi ve ulvîdir.
“HER SAĞLAM OLANA BİR DERT GELECEKTİR”
Ehl-i dünya nazarında dert makbul değil, Rabbini bilen için dert makbuldür. Hasan-ı Basrî Hz.leri, “Her sağlam olana bir dert gelecektir” diyor.
Derdin kıymetini dert çekene sorup öğrenmek gerek. Başında dert eksik olmayanları çokça dinleyin, faydasını görürsünüz. Bir türkümüzün dediği gibi: “Dertli olmayanlar derde yanar mı?”
DERDİ OLMAYANLARI DOST EDİNMEYİN
Aklı başında ve imanı olanın derdi olur ve olgunlaştıkça da derdi artar. Hz. Mevlânâ, “Bu dert yüzünden çektiğim eziyetlerin bir zerresini bile ellere satmam” diyor.
Eğer hâlâ dertsizseniz, türkülerin söylediği gibi, “Dertsiz iken dert ehlinden dert aldım” diyerek dert sahibi olun hemen. Derdi olmayanları dost edinmeyin, dert çekenlerden dost edinin
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
-
Geçenlerde bir arkadaşımı aradım takvali çok da güzel hanım hanımcık tatlı bir kızcağız. Aslina bakarsanız sürekli görüştüğüm biri değil a...
-
Yaşadıkça birçok deneyim kazanır insan. Bu deneyimler onu olgunlaştırır. Sever sevilir nefret eder nefret edilir anlayış gösterir sabır gö...
-
Gündelik telâşlar, işler, çalışanlar için her sabah evden çıkıp bir sürü yol trafik, evdeki hanımlar için çocuklar bitmeyen ev işleri, şe...